Tanrı’nın Varlığına Dair İkinci Soru

Bu metin, 1954 yılında Hıristiyan Klasikleri Kütüphanesi tarafından yayınlanan ve editörlüğünü A. M. Fairweather'ın yaptığı "Aquinas'ın Summa Theologica'da Doğa ve Lütuf Üzerine Yazılarından Seçmeler" başlıklı eserden alıntıdır.
Yazar

Tanrı’nın varlığına ilişkin üç soruyla karşılaşıyoruz:
• Tanrı’nın varlığının apaçık olduğu söylenebilir mi?
• Tanrı’nın varlığı ispat edilebilir mi?
• Tanrı var mıdır?

Birinci Madde
Tanrı’nın Varlığının Apaçık Olduğunu Söyleyebilir Miyiz?

Birinci soru üzerinde düşünmeye şu şekilde başlıyoruz:

1. Tanrı’nın varlığı apaçıktır. Eğer bir “şey,” ispatın ilk ilkeleri (kavaid-i evvelin) için de geçerli olduğu gibi, ona dair bilgi insanda doğuştan bulunuyorsa apaçıktır. Şamlı Yuhanna, “Tanrı’nın varlığına ilişkin bilgi bütün insanlarda doğuştan bulunmaktadır.” diyor. Buradan Tanrı’nın varlığının apaçık olduğu sonucuna varıyoruz.

2. Bunun yanı sıra, düşünür (Aristoteles‘in) Metafizik kitabında, ispatın ilk ilkeleri için söylediği gibi, bir nesneye ilişkin ifadeler bilindiği müddetçe, nesnenin kendisi de biliniyorsa o nesnenin varlığı apaçıktır. Böylelikle, bütün ve parça arasındaki farkı ayırt ettiğimiz andan itibaren, herhangi bir “şeyin” bütününün, o bütünün bir parçasından daha büyük olduğunu anlamış oluruz. “Tanrı” ifadesinin neyi işaret ettiğini anladığımızda, Tanrı’nın varlığı da defaten anlaşılmaktadır. “Tanrı” ifadesi, (Tanrı’nın) kendisinden daha ulu hiçbir varlık bulunmadığını ve O’nun gerçeklikte reality, insanın yalnızca anlama yetisi aracılığıyla (müdrike) algıladığından çok daha ulu olduğuna işaret eder. Buna istinaden Tanrı, insanın anlama yetisinde, (Tanrı) ifadesi kavrandığı andan itibaren vardır, buradan da Tanrı’nın gerçeklikte de var olduğu sonucu çıkar. Binaenaleyh, Tanrı’nın varlığı apaçıktır.

3. Öte yandan, hakikatintruth varlığı da apaçıktır. Evrendeki herhangi bir “şeyin” hakiki olduğunu söyleyebildiğimiz müddetçe hakikatin kendisi de var olacağından ve her kim ki hakikatin varlığını inkar ederse, hakikat var olmasaydı bu sefer hakikatin yokluğu bir hakikati işaret edeceğinden, o kişi hakikatin yokluğunun dahi aynı zamanda hakikatin varlığını göstereceğini kabullenecektir. Yuhanna 14:6’da Tanrı’nın kelamını “Yol, hakikat ve yaşam Ben’im” şeklinde belirtir. Yani Tanrı, hakikatin kendisidir. Binaenaleyh, Tanrının varlığı apaçıktır.

Diğer bir taraftan, düşünür (Aristoteles’in) Metafizik kitabında ispatın ilk ilkelerini ele alırken izah ettiği üzere hiç kimse apaçık olanın aksini gaybı idrak edemez. Ancak, Tanrı’nın Mezmur 53:1’te söylediği üzere, “Akılsız içinden Tanrı yok der. İnsanlar bozuldu, iğrençlik aldı yürüdü, iyilik eden yok.” yani insan aklı, Tanrı vardır ifadesinin aksini kavrayabilir ve buradan Tanrı’nın varlığının apaçık olmadığı sonucu çıkar.

Buna şöyle cevap vereceğim: Bir “şeyin” apaçık olmasının iki yolu vardır. Bir “şey” kendi içinde, bizatihi apaçık olup da insanın anlama yetisi karşısında apaçık olmayabilir. Yahut hem kendi içinde, hem de insanın anlama yetisi karşısında apaçık olabilir. Bir önermenin apaçık olduğunu söyleyebilmemiz için öznenin anlamının yüklemi kapsaması gerekmektedir. Mesela “bütün insanlar hayvandır” önermesi apaçıktır çünkü “(bütün) insan(lar)” tamlamasının anlamı, “hayvan(dır)” kelimesini kapsamaktadır. Buna istinaden, eğer bir önermenin yüklemi ve öznesi herkes tarafından idrak ediliyorsa söz konusu cümle apaçıktır. Meselenin; varlık, yokluk, bütün, parça, benzer gibi herkes tarafından idrak edilen genel olguları içeren “ispatın ilk prensiplerine” ilişkin olduğu ortadadır. Fakat bir önermenin yüklemi ve öznesi bazı kişiler tarafından idrak edilmiyorsa önerme, onu idrak edemeyen kişiler için apaçık değildir. Buna rağmen, bahsi geçen önerme kendi içinde, kişilerden bağımsız olarak apaçık olacaktır. Nitekim Boethius şöyle diyor: “Kimi zaman, zihnin bazı genelgeçer kavramları yalnızca bilge kişiler tarafından apaçık biçimde idrak edilebilir. Mesela, eğer bir ‘şey’ biçimsizse uzayda mevcut değildir.” Bu alıntının ardından, “Tanrı vardır” önermesinin yüklemi ile öznesi aynı olduğundan bu önermenin “kendi içinde apaçık” olduğunu söyleyebiliriz. Üçüncü sorunun dördüncü maddesinde de göstereceğimiz gibi, Tanrı’nın var oluşu O’nun bizzat kendisidir. Ancak -şimdilik- Tanrı’nın ne olduğunu bilmediğimiz için, O, bizim için apaçık değildir ama apaçıklığı, O’nun evrene, bizlerin hakkında çok şey bildiğimiz, doğanınsa daha az bilgi sahibi olduğu eserleri vasıtasıyla kanıtlanmaktadır.

İlk konuyla alakalı şunları söyleyebiliriz; Tanrı’nın varlığına ilişkin bilgi biz insanlarda genel ve bir nebze karışık biçimde doğuştan bulunmaktadır. Çünkü Tanrı, insanın salt mutluluk kaynağıdır; insan, doğası gereği salt mutluluğu arzular ve neyi arzuladığının bilincindedir. Fakat elimizde Tanrı’nın var olduğuna dair bir mutlak bilgi bulunmamaktadır. Birinin kapınıza geldiğini ve bu kişinin Peter olduğunu daha evvelden bildiğimizi varsayın. Gelen kişi gerçekten Peter olsa dahi bu bir mutlak bilgi teşkil etmez. Birçokları, maddi zenginliğin insanın sahip olabileceği en kusursuz güzellik olduğunu ve onun salt mutluluğunu tesis ettiğini, diğerleri insanın sahip olabileceği en kusursuz güzelliğin arzuları olduğunu düşünür. Geri kalanlar içinse insanın sahip olabileceği en kusursuz güzellik bunlardan tamamen farklıdır.

İkinci konuya gelirsek; kimileri, Tanrı’nın bir vücutta biçimlendiğini düşündüğünden, kişi, “Tanrı” ifadesini duyduğunda, bu ifadenin “kendisinden yüce hiçbir varlık bulunmayan” anlamına geldiğine akıl erdiremeyebilir. Fakat kişinin söz konusu ifadenin anlamını tam olarak idrak etmesinden, bu kişinin, Tanrı ifadesinin “şeylerin” doğasında bulunduğu anlamını değil, yalnızca O’nun varlığına dair bilginin insanın anlama yetisinde var olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Elimizdeki bu bilgiler ışığında, gerçeklikte O’ndan daha yüce bir varlık olmadığı herkes tarafından kabul edilmedikçe, Tanrı’nın gerçeklikte var olduğunu söylemek de mümkün değildir. Zira bu mesele, Tanrı’nın var olmadığını farz edenler tarafından kabul edilmemektedir.

Son olarak üçüncü konuya değinirsek, hakikatin genel anlamıyla var olduğunu apaçıktır fakat ilk hakikatin var oluşu, biz insanlar için apaçık değildir.

İkinci Madde
Tanrı’nın Varlığı İspat Edilebilir Mi?

Böylece ikinci maddeye geçiyoruz:

1. Tanrının varlığı ispatlanamaz gibi duruyor. Kişinin Tanrı’nın varlığına yönelik bilgiye sahip olmasının şartı iman sahibi olmasıdır. Ancak imana dayalı meselelerde ispat söz konusu değildir, Kitab-ı Mukaddes’in İbraniler bölümünde açıklandığı üzere iman, fiziksel olarak algılanamayanla ilgilidir, insan aklıysa ancak bir nesnenin bilgisine ispat yoluyla erişebilir. Sonuç olarak, Tanrı’nın varlığı ispat edilemez.

2. Diğer taraftan, ispat sırasında ispat edilen şeyin özünden yararlanırız. Fakat Şam’lı Yuhanna’nın dediği gibi biz insanlar, Tanrı’nın yalnızca ne olmadığını bilebiliriz, ne olduğunu değil. Buradan da Tanrı’nın varlığınının ispat edilemeyeceği sonucu çıkar.

3. Öte yandan, Tanrı’nın varlığını ispat etmenin tek yolu O’nun eserlerini incelemekten geçer. Fakat Tanrı sonsuz, eserleriyse sonlu olduğundan ve yarattığı eserlerin boyutu Tanrı’nın kendisiyle orantılı olmadığından bu yolla da Tanrı’nın varlığının ispat edilemeyeceği sonucuna varırız.

Diğer yandan Havari, Romalılar’da şöyle diyor: “Tanrı’nın görünmeyen nitelikleri –sonsuz gücü ve Tanrılığı– dünya yaratıldığından beri O’nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkça görülmektedir.”  Herhangi bir şeyle alakalı idrak edilen ilk şey onun varlığı olduğundan bu durum, ancak ve ancak Tanrı’nın varlığı “imal edilmiş şeyler” aracılığıyla kanıtlanabilirse mümkündür.

Ben bu soruya şu şekilde cevap veriyorum: Tanrı’nın varlığını iki farklı şekilde ispat edebiliriz. Bunlardan ilki, temellendirerek ispat etmek olarak da ifade ettiğimiz sebep aracılılığıyla ispat yöntemidir. Bu ispat türünde, kainatta ilk ortaya çıkan şeyin ne olduğu üzerinden fikir öne sürülür. İkincisi, etki araçları aracılığıyla ispat yöntemi, veya “görüngü yoluyla ispat” olarak adlandırılır. Bu ispat türünde insanlar için neyin ilk sırada geldiği sorusu tartışılır. Bir etki, onu meydana getiren sebebe kıyasla daha belirgin olduğundan, bir neden ait bilgiye o nedenin sonucu yoluyla ulaşırız. Bizler, sonucun ne olduğunu daha iyi biliyor olsak da elimizdeki her türlü nedenin sonucunun var olduğunu gösterebiliriz. Çünkü bir sonuç daima bir nedene bağlıdır ve bir neden ancak bir sonuç meydana getirdiğinde vardır. Tanrı’nın varlığını bu şekilde ispat edebiliriz.

İlk soruyla alakalı şunları söyleyebiliriz: Tanrı’nın varlığı ve benzer şekilde tabii akıl yoluyla bilinebilecek “şeyler” Romalılar’ın ilk bölümünde de öne sürüldüğü üzere imanın şartları değildir, ancak bu şartların gereçeklerini oluştururlar. İman, tabii bilginin var olduğu ön şartına dayanırken mükemmeliyet, mükemmelleştirilebilecek olanın var olmasına dayanır. Buna rağmen, kendi içinde ispat edilebilir ve bilinebilir olan bir nesnenin, ispatını anlayamayan kişi tarafından neden iman çerçevesinde kabul edilmemesi gerektiğiyle ilgili hiçbir mantıklı açıklama yoktur.

İkinci soruya gelirsek; bir neden, sonucu aracılığıyla ispat edildiğinde, nedenin varlığını kanıtlarken nedenin tanımı yerine sonucu kullanmak zorundayız. Bu durum özellikle Tanrı’ya ilişkin konularda geçerlidir. Herhangi bir şeyin var olduğunu kanıtlamak için, bir “şeyin” ne olduğu sorusu, arkasından o “şeyin” var olup olmadığı sorusunu da getirdiğinden, öz yerine ismin anlamının bir ispat aracı olarak kullanılmasını kabul etmek zorundayız. Tanrı’ya atfedilen isimler O’nun eserlerinden (meydana getirdiği sonuçlardan) geldiğinden, “Tanrı” ismini, Tanrı’nın varlığını O’nun eserleri (meydana getirdiği sonuçlar) yoluyla gösterdiğimiz bir araç olarak kullanabiliriz.

Üçüncü ve son olarak, nedenleriyle orantılı olmayan sonuçlar, bizlere nedenleriyle ilgili kusursuz bir bilgi vermezler. Yine de, nedenle alakalı kusursuz bilgi, nedenin var olup olmadığı fark etmeksizin her sonuç aracılığıyla açıkça ispat edilebilir. Bu şekilde, Tanrı’nın özünün ne olduğunu onun eserleri aracılığıyla her yönüyle bilemesek de; Tanrı’nın varlığını O’nun eserleri vasıtasıyla kanıtlayabiliriz.

Üçüncü Madde
Tanrı Var Mıdır?

Böylece üçüncü maddeye geçiyoruz:
1. Görünen o ki Tanrı yok. Eğer elimizde iki zıt ifade varsa ve bunlardan biri sonsuza gidiyorsa, diğer ifade bağlamın tamamen dışında tutulacaktır. “Tanrı” ismi O’nun “sonsuz iyi” olduğu anlamına geldiğinden, eğer Tanrı var olsaydı dünyada kötülük olmazdı; oysa dünyada kötülük var diyebiliriz. Buradan Tanrı’nın var olmadığı sonucu çıkar.
2. Diğer taraftan, nispeten daha az kaideyle açıklanabilecek olan bir şey, daha fazla sayıda kaidenin sonucu değildir. Tanrı’nın var olmadığını varsaydığımızda, doğada bulunan her şeyi, bir kaide olarak doğanın kendisine dayandırarak dünyada şahit olduğumuz tüm nesneleri ve olayları başka kaidelerle izah edebiliriz ve bu süreç, insan aklı ve iradesi açısından kullanışlı bir rol oynar. Dolayısıyla, Tanrı’nın var olduğunu varsaymak gereksizdir.

Öte yandan, Mısır’dan Çıkış 3:14’te Tanrı bizzat şöyle diyor: “Ben, Ben’im.”

Bu soruya şu şekilde cevap veriyorum: Tanrı’nın varlığı beş farklı yolla kanıtlanabilir. Bunlardan ilki‚ yani “hareket argümanı”(veyahut devinim argümanı, ‚”argument from motion”) bu beş argüman arasından en açıklayıcı olandır. Bu dünyadaki bazı ‚”şeylerin” hareket ettirildiği kesindir ve bu durum duyu deneyimine (sense experience) uygundur. Hiçbir şey, içinde hareket etme potansiyeli taşımadığı sürece hareket ettirilemeyeceğinden, hareket eden “her şey” bir başka “şey” tarafından hareket ettirilir, oysa ki muharrik olanhareket ettiren edimseldiractual. Hareket etmek aslında potansiyelliktengizil güçten, 'potentiality' edimselliğe actuality geçişten ibarettir ve bir “şey” potansiyel durumdan edimsel duruma yalnızca edimsel bir başka “şey” vasıtasıyla geçirilebilir. Dolayısıyla, edimsel-sıcak (acutally hot) olan ateş, potansiyel-sıcakpotentially hot olan odunu, edimsel-sıcak yapmak suretiyle “hareket ettirir” (yahut devindirir) ve onu değiştirir. Bir “şeyin” aynı yönden hem potansiyel hem edimsel olması mümkün değildir; buna rağmen bu “şey” farklı yönlenden hem potansiyel hem edimsel olabilir . Edimsel-sıcak olan bir “şey”, aynı anda asla potansiyel-sıcak olamaz ama daima potansiyel-soğuktur. Demek oluyor ki hiçbir “şey” aynı yönden ve aynı şekilde hem hareket ettirilen hem de hareket ettiren (muharrik) olamaz veya kendi kendisini hareket ettiremez. Eğer hareket eden bir “şey” varsa onu hareket ettiren başka bir “şey” de vardır. Öyleyse, eğer hareket eden “şey” kendisi tarafından hareket ettiriliyorsa onu hareket ettiren bir başka “şey” de olmalıdır; o halde hareket ettiren bu başka “şeyi” de bir diğer başka “şey” hareket ettirmelidir. Ancak bu sıralama, ortada bir “ilk muharrik”irst mover olmayacağından ve bu ilk muharrik dışında başka bir muharrikten söz edilemeyeceğinden sonsuza dek devam edemez. Çünkü ikincil muharriklersecondary movers bir “ilk muharrik” tarafından hareket ettirilmedikleri sürece hareket edemezler. Örneğin bir sopa, onu hareket ettiren bir el olmadan hareket edemez. Bütün bunlardan hareketle, dayanak noktamız olarak hiçbir şey tarafından hareket ettirilmeyen “ilk muharrik”i almak zorundayız ve bütün insanlık bu “ilk muharrik”ten kastedilenin Tanrı olduğunu anlamaktadır.

Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için kullandığımız ikinci yolda, etkenfaal nedeninefficient cause doğasından yararlanırız. İncelemeler bize makul “şeylerde” etken nedenlerden meydana gelen birer dizi bulunduğunu gösteriyor ancak hiçbir “şeyin” kendi etken nedeni olmadığını görüyoruz. Bir “şeyin” kendi etken nedeni olması imkansızdır çünkü bir “şeyin” kendinden önce meydana gelmesi/var olması mümkün değildir. Ancak, etken nedenlerden oluşan bir dizininsequence sonsuz olması -ara nedenlerin tek veya çok sayıda olduğu fark etmeksizin- ilk etken nedenin her dizisi bir ara nedenin veyahut aracı nedenin, intermediate cause nedeni olacağından ve bir ara neden, ereksel nedeninultimate cause nedeni olacağından imkansızdır. Fakat sonsuz sayıda etken nedeni geriye doğru sıralayabilseydik, ortada bir ilk etken neden olmazdı. Sonuç olarak, elimizde hiçbir ereksel neden ve ara neden de bulunmayacaktı. Ancak bu açıkça yanlıştır, dolayısıyla bizler, hareketi başlatan bir ilk etken neden olduğunu varsaymakla yükümlüyüz. İnsanlık bu ilk etken nedene Tanrı adını veriyor.

Üçüncü yolda, olanaklılığınpossibility ve gerekliliğinnecessity doğasından yararlanırız. Bazı “şeylerin” varoluşları başladığı ve sona erdiği için bu şeyler halihazırda ya vardır ya da yoktur. Dolayısıyla bu “şeyler” ya var olurlar ya da var olmazlar. Bu “şeylerin” her zaman var olması imkansızdır çünkü var olmama ihtimali olan “şeyin”, var olmadığı en az bir zaman dilimi vardır. Buna istinaden, eğer her “şeyin” yok olduğu bir zaman dilimi olsaydı, bu sefer de hiçbir şey var olmazdı. Eğer bu söylediklerimiz doğru olsaydı; var olmayan bir “şey”, halihazırda var olan başka bir “şeyin” vasıtası olmadan varlık bulamayacağından, hiçbir şey mevcut olmazdı. Eğer hiçbir şey mevcut olmasaydı, herhangi bir şeyin varlık bulması mümkün olamazdı  ve ortada hiçbir şey bulunmazdı. Ancak bu çıkarım açıkça yanlıştır ve böylelikle varoluşun tamamının çok az kısmı mümkün kılınır. “Şeylerin içinde yer alan bir şey”, onların var olmaları için birer zorunluluk teşkil eder. Eğer bir “şey” gerekliyse, gerekliliğini kendisi haricindeki bir yerden edinmiştir, aksi takdirde o şeyin gerekli olduğu söylenemez. Ancak, kanıtladığımız gibi, gerekliliklerinin bir neden dayandığı “gerekli şeylerle”, bu akıl yürütmenin sonsuzluğa giden yolunda, etken nedenlerle aldığımızdan daha fazla yol alamayız. Bu nedenle gerekliliği kendi içinde bulunan, gerekliliğini başka hiçbir şeye borçlu olmayan ancak geri kalan her şeyin gerekliliğinin nedeni olan bir “şeyin” var olduğunu varsayıyoruz. İnsanlar bu gerekli “şeye” Tanrı adını veriyor.

Dördüncü yolda ise iyi, doğru, iyi ahlaklı ve benzeri niteliklerin derecelerinden yararlanırız. Şeyler, az ve çok sıfatlarıyla nitelendirilir, çünkü bu nitelikler farklı aşamalarda azami bir dereceye yaklaşırlar. Bir şey en sıcak olanın sıcaklığına yaklaştıkça sıcaklaşır. Dolayısıyla en doğru, en iyi ve en iyi ahlaklı olan “bir şeyden” söz ederiz. Aristoteles’in Metafizik’in ikinci kitabının dördüncü bölümünde söylediği gibi; azami hakikat sahibi olan, varlıkların en yücesi olacağından önceki cümlere sözünü ettiğimiz bu “şey” varlıkların en yüce olanıdır. Bir cinsingenus içerdiği her şeyin nedeni, herhangi bir cinsin doğasına bütün yönleriyle hükmedendirhükmeden 'şeydir' . Böylece, en sıcağın en mükemmel hali olan ateş, aynı pasajda söylendiği gibi, tüm sıcak şeylerin var olma nedenini teşkil eder. Yani varoluştaki her şeyin ve onlara ait bütün iyilikleringoodness ve mükemmeliyetlerinin ortak sebebi olan bir başka şey vardır. İşte buna Tanrı diyoruz.

Beşinci yolda şeylerin idaresinden yararlanırız. Aynı doğal bedenlerde söz konusu olduğu gibi, hiçbir bilgiye sahip olmayan “şeylerin” yaptıklarının bir amaca hizmet ettiğini görüyoruz. “Şeylerin” neredeyse her zaman aynı şekilde ve maksimum faydayı sağlamaya yönelik hareket etmeleri bunu açıkça ortaya koymakla birlikte bu ereğiend tesadüfen edinmek yerine “şeylerin” bu şekilde tasarlandıklarını göstermektedir. Tasarımları itibariyle herhangi bir ereğe sahip olmayan “şeyler”, okçunun yayından süzülen bir ok misali, yalnızca, o ereğin ne olduğunu bilen ve onu idrak eden başka bir “şey” vasıtasıyla erek sahibi olmaya yatkındır. Bu nedenle, doğada bulunan her şeyi ereğine yönlendiren akıllı bir varlıkan intelligent being vardır. İşte buna Tanrı diyoruz.

İlk olarak Aziz Augustinus’un Enchiridion’unda gündeme getirilen soruyu yanıtlayalım: “Tanrı fevkalade iyi olduğundan eserlerinde herhangi bir kötülük bulunmasına izin vermez; her şeye gücü yeten ve sonsuz iyilik sahibi olan Tanrı, kötünün içinden de iyiyi çıkaramaz mıydı?” Tanrı’nın sonsuz iyiliği, dünyada kötülüğün bulunmasına müsaade tanıyarak kötünün içindeki iyiyi açığa çıkarır.

İkinci olarak; Doğanın işleyişi, Tanrı tarafından önceden tayin edilmiş bir ereğe doğru ilerlemek üzerine kuruludur. Bu nedenle doğaya atfedilen her şey öncelikle varoluşun ilk nedenine, yani Tanrı’ya dayandırılmalıdır. Benzer şekilde, amaçlanan ne olursa olsun, söz konusu amaç insan aklından veya iradesinden daha büyük bir nedene dayanmalıdır zira insan, değişmeye ve doğru yoldan sapmaya meyillidir. Değişmeye ve sapkınlığa yatkın olan her şey, gösterdiğimiz gibi, değişmez ve kendi içinde gerekli olan bir ilk kaideye bel bağlamalıdır.


Çeviren:
Deniz KARAKULLUKCU

Düzelti:
Bartu ŞİMŞEK